• Kitap

    Animal Triste

    Güzeldi. Her şeyi hatırlayıp aşkı da bunların arasında hatırlamak ya da unutmak yerine her şeyi unutup sadece aşkı hatırlayan bir kadın. Her şeye bu çerçevede bakınca da adeta zamanı aşkın çevresinde örüyor. Diyor ki bir yerde: “Her şeyi hatırlamayı unutmak çok zamanımı aldı.” Hafıza dediğimiz şey gerçekten de çok karmaşık ve Monika Maron, Doğu ve Batı Almanya kimlik bunalımını da romanın satırları arasına yedirip zamana, aşka ve cinselliğe dair bol içgörülü bir kitap yazmış. Cümle cümle düşündürüyor çoğu yerinde. Adına gelince eski bir Latince deyişten alıyor. Omne animal triste post coitum: Her hayvan cinsel birleşme sonrası hüzünlüdür. Deyişin devamı da var ama konu o değil. Belki de bittiğinde hayatımızda hatırlamaya…

  • Kitap

    Güneşin Altın Elmaları

    Yıllardır edindiğim bir alışkanlıktır. Kitap okurken örgü örebilirim. Hatta kimi zaman kafamı daha iyi toplamama ve okuduğum şeyin içine daha çok girmeme bile yardımcı olur. (Tabi şişe bakmadan örebileceğim modeller için geçerli bu) Sizin okurken yapabildiğiniz bu tür şeyler var mı? Mesela ben müzik dinleyemem kitap okurken, ama kalabalığın sesi hiç etkilemez. ——————————————————————- Ray Bradbury’nin Güneşin Altın Elmaları kitabı bilimkurgu öykü derlemelerinden oluşuyor. Düşündürücü, kimi zaman duygusal dozu yüksek öyküler bunlar. Şu ana dek okuduklarımdan Boşluk adlı öyküye bayıldım. “İki kadın birer iğne gibi geçti, bir ağacı diğerine parfümleriyle dikerek. Gözleri doluydu ama yine de her ayrıntıyı, her gölgeyi, her bir meşe ya da karaağacı, aşağıdan geçen yılankavi yoldaki her…

  • Kitap

    Maldoror’un Şarkıları

    Adam, yazar, şeytan(?), şair, işte her kimse bu kitabı yazan Lautreamont zaten daha ilk şarkıda uyarıyor okuru. Geri bas diyor. Eğer keskin bir mantığa sahip değilsen geri adım at. Eğer kuşkun gerilimine denk değilse başlama! On yıl var ki belki yüz kere bu satırları okuyup geçtim. Geri adım atmayacağım diye her elime alışımda en fazla elli sayfa, hadi bilemedim yetmiş sayfa, sonra en arkalarına attım kitaplığın. Belki tüm zamanların yazılmış en saykodelik kitabıdır bu kimbilir? Ben daha çılgıncasına denk gelmedim. Loğrömon (böyle okunuyor) Maldoror’un Şarkılarını 22 yaşında bitirmiş. Çoğunu lisede yazmış şiirin. Zaten 24 yaşında da intihar etmiş kitabının basıldığını göremeden. Omuzları dar diye nitelendirdiği ünlülerden olamamış yani. Ama Aragon’dan…

  • Kitap

    Huzur ve Mahur Beste

    Mahur Beste’yi bir anlatışı vardır okumalara doyamazsın. Kitaptan taşar Dede Efendi’nin Mahur Beste’si… Hatta Tanpınar bununla da yetinmez Mahur Beste adında başka bir kitap da yazar. (Bambaşka bir eserdir, içinde Dede Efendi aramayın.) Huzur denince aklıma ilk gelendir Mahur Beste. Batı Doğu… Entelijansiyamızın değişmez sorunudur. Edebiyatta, sanatta aslında bu doğu-batı sorunsalı çok işlenmesine rağmen derinliğine fazlasıyla inilmediğinden midir nedir bugün entel-dantel söylemini kapıları açmış olabilir mi? Mümkün! Tanpınar’ın bu tartışmaya sağlam argümanlarla katıldığını eserinde görebiliriz. Tanpınar’ın Huzur’unda kendi kültürünü üreten ve yaşayan bir İstanbul ve hüzünlü bir aşk öyküsü var. Suad, Nuran, Mümtaz, İhsan… Karakterlerin başarıyla çizilen içsel dünyası ve yazarın usta betimlemeleri…. ” Bu, sabahın sazlarını denemeye hazırlandığı saatti.…

  • Kitap

    Annelik Kurguları /Cogito 81

    Şimdi bu annelik denen şey çok karmaşık geldi bana. Hamilesin iyi, doğurdun güzel. Memene yapıştı cok cok emdi büyüyor, süper. Çooook seviyoruz, en çok, en bi çok seviyoruz. Eee peki bu mu yani! Üstelik Elisabeth Badinter “annelik sevgisi diye bir şey yok, aslında sadece sevgi var” demiş ve bunu taa yıllar önce okumuşum, üstelik kendi annemle deneyimimde sevgi en aklıma gelmeyen kavram falan. Cidden, doğurdum da nedir yani dediğim az olmadı. Kendi anneliğimin ötesinde bir annelik var. Kuşatılmış bir annelik bu. Taa ilk dinlere ilham veren bir annelik. Okulda da ana tanrıça çalıştım hep. Ana tanrıçaların doğurmadığını biliyorum. Artemis, Kybele… Üstelik çocuk düşmanı bu tanrıçalar. Artemis mesela Niobe’nin altı çocuğunu…

  • Kitap

    Annelik Sevgisi / Elisabeth Badinter

    Galiba 2000 yılından beri dönüp dönüp okuyorum bu kitabı. Gerçek anlamda okumam ise hamileliğime denk gelir. (Çünkü durum ciddiydi, anne oluyordum.) Badinter der ki: Annelik sevgisi diye bir şey yok! Bu kadar net ve sert bir söylemle karşılaşacağınızı bilin ki eğer bu tavsiye postu üzerine kitabı okuyup sonra pişman olacaksanız kulaklarım çınlamasın. Annelik sevgisi çok yaygın olarak içgüdüsel olarak tanımlanır. Her şekilde bir kadının doğurduğu çocuğu öyle ya da böyle seveceği, onun için fedakarlıkta bulunmaktan kaçınmayacağı fikri o kadar yaygındır ki bir çocuğa herkesin zarar vermesi (zarar derken ihmal ve istismarı da katalım) normal karşılanabilirken annenin zarar vermesi karşısında hayretlere düşeriz. Anneliği tüm kuşatılmışlıklardan arınmış “saf” bir duygu olarak görmek…

  • Kitap

    Kötülüğün Sıradanlığı

    Kötülük sıradandır. Aklımızın almayacağı kadar sıradan. Sıradan iki adam korkunç şeyler yapabilirler kılları kıpırdamadan. Vahşet derecesinde, aklımızın almayacağı derecede işler yapabilirler. Onlara bakıp “psikopat” deriz, “katil” deriz, aklımız alabilsin bu vahşeti diye kafa patlatırız En sonunda bu kötülüğün dinamiklerini çözmeyi sinirlerimiz kaldırmaz, bunu insanlıkla bağdaştıramayıp üstünkörü bir sonuca varır ve hayatımıza devam ederiz. Peki ya emir alınan kötülük… Onun çözümlemesi de bu kadar sinir bozucu mudur? Bir adam emir aldığı için milyonlarca kişiyi öldürür ve “ben görevliydim sadece, bana emir verildi” derse! Aslında kötülük dediğimiz şey işte bu kadar sıradansa! Hannah Arendt, Yahudilerin Nazi gettolarına ve toplama kamplarına naklinden sorumlu Adolf Eichmann’ın duruşmasında kötülüğün ne kadar sıradan bir olgu olduğuna…

  • Kitap

    Tirza

    Kaç gündür yazayım deyip zorlandığımdır kendileri. Google’a baktığımızda “21. Yüzyılın ilk klasiği” dendiğini göreceksiniz. Doğru olabilir, sıkı bir kitap. Kesinlikle çok okunsun diye yazılmış değil, kesinlikle kolay değil. Basitçe “yeni nesil bir ırkçılık” hikayesi bu. Yeni ama bir o kadar da tanıdık. Kitabın başlarında bir yerde kadın adama “melez mi, melez mi dedin, faşistsin sen” dediğinde şaşırırız. Zira Jörgen Hoofmeester iyi biridir, düzenli bir işi vardır, kızlarının babasıdır, burjuva varoluşçusu bir adamdır. Belki biraz sıkıcıdır ama zararsızdır. Kızlarının gece evden kalan erkek arkadaşlarına temiz havlu teklif eder (babaya bak babaya!), Ganalı hizmetçisiyle cinsel ilişkisi vardır, karısı uçarıdır ve evi terketmiştir, kızlarını tek başına büyütmüştür, onların geleceği için para biriktirir vs.…

  • Kitap

    Almodovar Teoremi

    Salı sallanır gönderisi. Dün yazacaktım ama Notre Dame yandı. 😫 Hani Notre Dame’ın Kamburu vardır ya, Hugo’nun eseri… Hani orada yüzü siğilli kambur bir zangoç vardır. İnsanların alayları yüzünden içine kapanmıştır, bir süre sonra çan sesinden sağır olur ve alayları bile duymaz. Kilisenin gölgelerinde gezinir, çan kulesinden Paris’i ve insanların acımasızlığını seyreder, sonra bir gün dünyalar güzeli Esmeralda’ya aşık olur. Aşk, güzele beslenen duygular mıdır acaba? Güzel nedir, estetiğin sınırları nerede başlar? Antoni Casas Ros otobiyografik romanı Almodovar Teoremi’nde güzelliğin çizgileriyle oynuyor, adeta matematiksel bir zeka ile yapıyor bunu da. Bu kitabı raftan çektiğimde ilk baktığım şey fiyatı oldu. Parkta vakit geçirecektim, yanımda kitap yoktu ve yazarı duymamıştım bile. Ucuz…

  • Kitap

    Blöf Kitap

    Bugün size yine piyasada zor bulacağınız bir kitabı tanıtacağım. (Edit: Yeni baskısı Koç Üniversitesi Yayınlarından çıktı.) Bu kitap yıllarca evde o raf senin bu raf benim gezdi durdu. Geçenlerde ‘bir gecelik okuyayım’ bitsin halet-i ruhiyesiyle kitaplığı karıştırırken raftan göz kırpıverdi. Açıp okumaya başladım. İlk iki sayfada kıkır kıkır gülüyordum. Üçüncüde artık makarayı koyverdim gitti. Adı gibi blöf dolu bir kitap. Absürt, sarkastik. Okuru da kendini de alaya alıyor. Her bölümde “bu sefer tongaya düşmeyeceğim” diyorsun ama düşürüyor. Konu anlatamayacağım çünkü daldan dala çok zekice bir muhabbet dönüyor kitapta. Piri Reis’in yediği tüylü balıklardan Umberto Eco’nun berber macerasına, oradan da Nasreddin Hoca’nın maya çaldığı gölün Kuğu Gölü olduğuna nasıl geçildiğine şaşıyor…

  • Kitap

    İmprimatur ve Secretum

    Barok Dönemin yenilikçi atmosferini fon olarak alan çok güzel iki kitap Imprimatur ve Secretum. Imprimatur, Latince baskı izni anlamına gelir ve Katolik kilisesinin bir kitap için yayınlama izni anlamında da kullanılır. Kitabın yazarları Francesco Sorti (müzikolog) ve Rita Monaldi (dinler tarihi uzmanı) bu iki kitabı da uzun süren arşiv taramasından sonra yazmışlar. Resmi Vatikan belgelerine de dayanan kitap içinde ciddi bir din eleştirisi barındırdığı için Vatikan tarafından yasaklanmış ve İtalya’da sansüre uğramıştır. Hatta basan yayınevi bile katalogundan çıkarmıştır. Her iki kitapta da polisiye bir akış var. Imprimatur’da bir soylunun ölümü üzerine karantinaya alınan han sakinlerinin birbirlerine anlattıkları hikayeler bütünleşir ve romanın ana konusunu da Viyana Kuşatması sırasındaki papanın merkezinde olduğu…

  • Kitap

    Sevgili Arsız Ölüm

    Dün polisin “abla göreve gideceğim ama bırakamıyorum, saatlerdir de bende” deyip elime tutuşturduğu kutudan minnak bi kedicik çıktı. Bebeği olanlar bilir, gece uyku haramdır yeni annelere. 😀 Hal böyle olunca ben de bebeği hırkamın altına alıp artık elimde sürünen (evet süründü resmen) Sevgili Arsız Ölüm’ü bitirmeye azmettim. Bitti de. Sabah kedinin adının Dirmit olarak ilan edilmesinin sebebi de bu kitaptır. Dirmit…”Kurtar kız kendini” diye seslenesim gelen kitabın küçük pasif direnişçisi. Kuşkuotunun, tulumbanın, cinlerin, ince yağan karı yoldaşı Dirmit… Yıllar önce bu kitabı elime almıştım ve bitirdim mi onu bile hatırlamıyorum. Tabi o zamanlar büyülü gerçeklikten falan haberim yoktu. Okuduysam da okumadım sayıp başlamıştım zaten. Kitabın ilk bölümü, yani köyde geçen…

  • Kitap

    PORNOGRAFI / WITOLD GOMBROWICZ

    Kasım’da “ince” kitaplarımla rekora koşacağım derken vallahi ciddi değildim Tanrım beni kitapla lanetleme. Amen. 208 sayfalık Pornografi’yi öyle şıp diye okuyup bitiremedim. Çünkü yaşlı organizmaların “genç” organizmalara duyduğu nefreti sindirmem gerekti. Hayır bunu bilmediğinden değil de, ilk kez bir kitapta insanın içindeki karanlığı -ki onlar buna olgunluk diyor- gençler üzerinde pornografik bir deneye dönüştürmelerini okudum. Pornografi (ıyy sevmeyiz değil mi?) aslında hayatın bütünlüğünü parçalayan ve bizi aynayla karşı karşıya bırakan şey. Uzun süredir ölüm pornosu üzerine düşünüyorum ve savunduğum bir şey var. Mesela bir insan profilinde ölmüş hayvan ve insan fotoğrafları paylaşıyorsa ölümün pornografik tarafı ilgisini cezbetmiştir. Alan bebeği hatırlarsınız, onun cansız bedenindeki görsel görkem (!), o yatışın eşsizliği, o…

  • Kitap

    Tünel -Ernesto Sabato

    Artık varoluşçu yazarlarla sınama beni Allahım. Amin! Aslında ben başıma gelecekleri biliyordum da, kendim kaşındım. Kitabın başında yazıyordu: “Romanda, kimseyle iletişim kuramayan tipik bir varoluşçu karşı-kahramanın, insanlık durumunun saçmalığı karşısında içe kapanışını betimledi.” Al işte! Sonra bir de Albert Camus bu kitabın Fransızca’ya çevrilmesine de önayak olmuş. İşte o noktada kaçsam kaçabilirdim aslında. Çünkü artık ne okumam ne okumamam gerektiğini bilecek yaştayım. Varoluşsal sorunlardan uzak durmalıyım, çünkü çözdüm ki ben onları! Vallahi bak! Camus, Sartre… Ama yok olmuyor işte. Ernesto Sabato’nın yaşam öyküsü de içine çekti beni ve Maria Iribarne’yi öldüren adamın öyküsünü okurken buldum kendimi. Tünel’e girmiş bulundum bir kere. Şimdi üçlemenin diğer iki kitabını da okumam gerekiyor ki…

  • Kitap

    Miguel Littin’in Macerası / Şili’de İllegal

    Çok beklemeden, derleyip toplamadan yazacağım çünkü düşüncelerim düşündükçe dağılacak, biliyorum. Gabriel Garcia Marquez’in en kendisinin olmayan kitabını okudum. Bu kitap Şilili yönetmen Miguel Littin’in Şili’ye illegal yollarla girip diktatörlük günlerinde çektiği filmin macerası. Yani Marquez sadece yazıya dökmüş diyebilirdik de, ama kitabı okurken farkettim ki, vasat bir yazarın elinde bu macera heba olabilirdi. Miguel Littin Şili’nin yetiştirdiği önemli bir yönetmen ve Allende yanlısı. 11 Eylül 1973’de Albay Pinochet darbe yaptığında ailesiyle kaçmak zorunda kalıyor ve Şili’ye girmesi kesinlikle yasaklanan beş bin kişiden biri. 12 yıl sonra Littin Şili’de bir film çekmeye karar veriyor ve illegal olarak ülkesine giriyor. Birbirlerinden habersiz bir Hollandalı, bir İtalyan ve bir de Fransız çekim ekibini…