• Kitap

    Seninle Başlamadı

    Son günlerin haber, bilgi, bilinemezlik bombardımanı. Haber dediysem genelde üzücü haberler. Bu günler bir şekilde geçecek, hep geçti. Kimimiz geçti bitti diyebileceğiz, kimimiz diyemeyeceğiz ve insanlık tarihinin tüm yaşananları gibi bu pandemi de, biz artık olsak da olmasak da bizden sonraki kuşaklara aktarılacak. Seninle Başlamadı tam da bunu anlatıyor. Bu kitapta daha çok aile travmalarından bahsedilse de toplumsal olarak yaşananların da hormonlar, genler ile kuşaktan kuşağa bize nasıl geçtiği, sebebini bilmediğimiz pek çok korku ve tepkinin aslında bizden bir kaç nesil öncesinden miras kaldığı ele alınıyor. Bu günlerde bana iyi gelfi bu kitap. Pişmanlık ve Yeniden Doğuş’un yazarını çık merak ediyordu eşim, ona hediye ettim. Ursula ise her daim kitaplığımızın…

  • Kitap

    Seksoloji Mecmuası

    Sabah erken kalktıysam geri devrilip yatmayı çok severim, eminim sizden de bunu seven vardır. O devrilme sonrasında biraz kitap okumayı da severim. Dün sabah da uyandım ve aaa kitap yok yakınımda. Oflaya puflaya kalktım, kitaplığa gittim ve en az yedi yıldır rafta olup (en az diyorum çünkü bu eve taşınmadan önce yoktu eminim) hiç dikkatimi çekmeyen bu kitap dikkatimi çekiverdi. Sahi neydi bu? Kitap değilmiş dergiymiş. Bu 9. Cildi ve 1949-1954 yılları arasında yayınlanmış. Derginin isim babası eski İstanbul valilerinden Fahrettin Kerim Gökay. Vali olmadan kısa süre önce kurulan dergiye isim babası oluyor ve dergi kurulunca savcı soruşturma açtığında dergiyi savunuyor, vali olduğunda da destek veriyor. Kurucusu Orhan Karaveli ve…

  • Blog

    Otistik mi, Otizmli mi?

    Ben bugün yıllardır, otistik yazanları “hayır otistik değil otizmli” diye düzelterek hata ettiğimi öğrendim. Meğer yerine ve konteksine göre iki kullanım da doğruymuş. “Önce birey” dili savunucuları otizmli (with autism person) sözcüğünü yeğliyorlar. Çünkü onlara göre otizm bir etiket ve bireyi anlatırken otistik demek onun diğer tüm varlık değerlerini yok sayıp sırf bu etikete yoğunlaşılmasını ve kişinin bir nevi engelliliği ile değerlendirildiğini öne sürüyorlar. Ayrıca otistik tanımını aşağılayıcı buluyorlar. Buna karşı çıkanlar ise otistik (autistic) teriminin, otizmin bireyin tüm deneyimlerine yön verdiğini daha iyi anlsttığımı söylüyorlar. Onlara göre otizmli dendiğinde sanki yakalanıp iyileşebilecek bir hastalık gibi algılanıyor, oysa otizm kişinin dünyadaki tüm deneyimine nüfuz eden bir varoluş tarzı. Bunun savunucularından…

  • Blog

    Değerli Yalnızlığa Ek

    Değerli yalnızlığa ek olarak: . . ‌Çocuk kendilik algılamasını anne ile birlikte ve annenin sunduğu kucaklayıcı çevre sayesinde gerçekleştirir. Çocuk bu güven ortamında, dış dünyanın güçlüklerinden yılmayacak bir kendine güven olgusu geliştirir. Çocuk bunu geliştirirken annenin ayna yanıtlarına çok bağlıdır. Çünkü her anne, kendi özgüveni ile o güvenli çevreyi yaratacak kapasiteye sahiptir. ‌ ‌Annenin tavrı çocuğun #değerliyalnızlık kapasitesinin gelişiminde de önemli rol oynar. Anne sadece çocuğun fiziki, bilişsel, duygusal ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmemeli, onun sakinliğini gereksiz uyaranlarla bölmemelidir. Anne talepsiz bir şekilde çocuğun yalnızlığına da eşlik edebilir. Anne çocuğun gelişimiyle doğru oranda çocuktan uzaklaşarak çocuğu gerçekliğe hazırlar. Tam tersi bir durum, çocuğun özgüven duygusu geliştiremeden kendini annenin ve çevrenin taleplerine göre…

  • Blog,  Kitap

    İlk Gerçeklik ve Geçiş Nesnesi

    Kitabın altındaki örtü eşimin bebeklik battaniyesi. Bebeklikten beri korunan bir şeyinin olması çok güzel elbette. Ben de oğlumun ilk battaniyesini koruyorum. Bunu evde ilk çıkardığımızda hatırladı hemen. Aldı, açtı, köşesini sıktı, kokladı. Battaniyenin tam o köşesi daha çok yıpranmış zaten O hep sıkılan ve dişlenen köşe. Aradan 50 yıl da geçse bize aynı battaniyenin aynı köşesini hatırlatan o bilinçaltı var ya o, işte gerçekliğimizin de ilk farkına varışımız. Önce sadece meme var. Bebeğe sunuluyor ama bebek onu sunulmuş gibi algılamıyor zaten. O meme bebeğin. Kelimenin tam anlamıyla bebek memeyi kendinin parçası sanıyor. Onu hem nesnel olarak kendinin sanıyor, hem de adeta büyüsel bir şey olarak kendinin. Yeterince iyi anne aslında…

  • Blog

    Aşı Karşıtlığı Üzerine

    Ben bugün aşı karşıtlığının yeni moda olmadığını, aşılama tarihinin aslında aşı karşıtlığı tarihi olduğunu öğrendim. 1767’de sütçü kızların inek çiçek hastalığına bağışık oldukları fark edilince çiçek aşılaması başlar. Ancak aşırı muhafazakar teologlar ve doktorlar aşılamaya kesinlikle karşı çıkar. Sebebi ise, çiçek hastalığının Tanrının insanlar üzerindeki hükmü olduğu ve aşılamanın tanrının gazabına uğrama riskini arttırdığı inancı. Aşılamayı insanları tanrıdan uzaklaştırıp şeytana yakınlaşma aracı olarak gören bu muhafazakarlar, doktorları da tehdit ederler ve bu durum İngiltere’de kimi doktorların evlerine bomba atılmasına kadar gider. Diğer yandan bazı teologlar da, azaptan kaçınmanın tanrının buyruğuna karşı çıkmak olmayacağı ile ilgili görüşler geliştirir. Aşılama ile ilgili tartışmalar, aşıların yarar ve zararları ya da bilimsel düzlemden öte…

  • Kitap

    Animal Triste

    Güzeldi. Her şeyi hatırlayıp aşkı da bunların arasında hatırlamak ya da unutmak yerine her şeyi unutup sadece aşkı hatırlayan bir kadın. Her şeye bu çerçevede bakınca da adeta zamanı aşkın çevresinde örüyor. Diyor ki bir yerde: “Her şeyi hatırlamayı unutmak çok zamanımı aldı.” Hafıza dediğimiz şey gerçekten de çok karmaşık ve Monika Maron, Doğu ve Batı Almanya kimlik bunalımını da romanın satırları arasına yedirip zamana, aşka ve cinselliğe dair bol içgörülü bir kitap yazmış. Cümle cümle düşündürüyor çoğu yerinde. Adına gelince eski bir Latince deyişten alıyor. Omne animal triste post coitum: Her hayvan cinsel birleşme sonrası hüzünlüdür. Deyişin devamı da var ama konu o değil. Belki de bittiğinde hayatımızda hatırlamaya…

  • Kitap

    Güneşin Altın Elmaları

    Yıllardır edindiğim bir alışkanlıktır. Kitap okurken örgü örebilirim. Hatta kimi zaman kafamı daha iyi toplamama ve okuduğum şeyin içine daha çok girmeme bile yardımcı olur. (Tabi şişe bakmadan örebileceğim modeller için geçerli bu) Sizin okurken yapabildiğiniz bu tür şeyler var mı? Mesela ben müzik dinleyemem kitap okurken, ama kalabalığın sesi hiç etkilemez. ——————————————————————- Ray Bradbury’nin Güneşin Altın Elmaları kitabı bilimkurgu öykü derlemelerinden oluşuyor. Düşündürücü, kimi zaman duygusal dozu yüksek öyküler bunlar. Şu ana dek okuduklarımdan Boşluk adlı öyküye bayıldım. “İki kadın birer iğne gibi geçti, bir ağacı diğerine parfümleriyle dikerek. Gözleri doluydu ama yine de her ayrıntıyı, her gölgeyi, her bir meşe ya da karaağacı, aşağıdan geçen yılankavi yoldaki her…

  • Kitap

    Maldoror’un Şarkıları

    Adam, yazar, şeytan(?), şair, işte her kimse bu kitabı yazan Lautreamont zaten daha ilk şarkıda uyarıyor okuru. Geri bas diyor. Eğer keskin bir mantığa sahip değilsen geri adım at. Eğer kuşkun gerilimine denk değilse başlama! On yıl var ki belki yüz kere bu satırları okuyup geçtim. Geri adım atmayacağım diye her elime alışımda en fazla elli sayfa, hadi bilemedim yetmiş sayfa, sonra en arkalarına attım kitaplığın. Belki tüm zamanların yazılmış en saykodelik kitabıdır bu kimbilir? Ben daha çılgıncasına denk gelmedim. Loğrömon (böyle okunuyor) Maldoror’un Şarkılarını 22 yaşında bitirmiş. Çoğunu lisede yazmış şiirin. Zaten 24 yaşında da intihar etmiş kitabının basıldığını göremeden. Omuzları dar diye nitelendirdiği ünlülerden olamamış yani. Ama Aragon’dan…

  • Kitap

    Huzur ve Mahur Beste

    Mahur Beste’yi bir anlatışı vardır okumalara doyamazsın. Kitaptan taşar Dede Efendi’nin Mahur Beste’si… Hatta Tanpınar bununla da yetinmez Mahur Beste adında başka bir kitap da yazar. (Bambaşka bir eserdir, içinde Dede Efendi aramayın.) Huzur denince aklıma ilk gelendir Mahur Beste. Batı Doğu… Entelijansiyamızın değişmez sorunudur. Edebiyatta, sanatta aslında bu doğu-batı sorunsalı çok işlenmesine rağmen derinliğine fazlasıyla inilmediğinden midir nedir bugün entel-dantel söylemini kapıları açmış olabilir mi? Mümkün! Tanpınar’ın bu tartışmaya sağlam argümanlarla katıldığını eserinde görebiliriz. Tanpınar’ın Huzur’unda kendi kültürünü üreten ve yaşayan bir İstanbul ve hüzünlü bir aşk öyküsü var. Suad, Nuran, Mümtaz, İhsan… Karakterlerin başarıyla çizilen içsel dünyası ve yazarın usta betimlemeleri…. ” Bu, sabahın sazlarını denemeye hazırlandığı saatti.…

  • Kitap

    Annelik Kurguları /Cogito 81

    Şimdi bu annelik denen şey çok karmaşık geldi bana. Hamilesin iyi, doğurdun güzel. Memene yapıştı cok cok emdi büyüyor, süper. Çooook seviyoruz, en çok, en bi çok seviyoruz. Eee peki bu mu yani! Üstelik Elisabeth Badinter “annelik sevgisi diye bir şey yok, aslında sadece sevgi var” demiş ve bunu taa yıllar önce okumuşum, üstelik kendi annemle deneyimimde sevgi en aklıma gelmeyen kavram falan. Cidden, doğurdum da nedir yani dediğim az olmadı. Kendi anneliğimin ötesinde bir annelik var. Kuşatılmış bir annelik bu. Taa ilk dinlere ilham veren bir annelik. Okulda da ana tanrıça çalıştım hep. Ana tanrıçaların doğurmadığını biliyorum. Artemis, Kybele… Üstelik çocuk düşmanı bu tanrıçalar. Artemis mesela Niobe’nin altı çocuğunu…

  • Blog

    Erzurum Ekspresi ile Kars Yolculuğu

    Efenim o zamanlar Erzurum Ekspresine sadece “pis fakirler” binerdi. Parası olan otobüsle, daha çok parası olan uçakla giderdi. Instagram’ın icat edilmediği zamanlardan bahsediyorum. Ben Cumhuriyet Ekspresinde tanıştığım ve rakı içiyor diye flört etmeye karar verdiğim beyle dest-i izdivaç eylemiştim ki balayından döner dönmez kendisine Erzurum-Kars-Erzincan görevi verildi. Erzurum’da yalnızdı ama Kars’ta kendisine katılmaya karar verdim ve Erzurum Ekspresine gidiş-dönüş bilet aldım. Tabi yataklı vagondan. Bindim, yerleştim. Bir ben varım koca vagonda bir de kondüktör. Vakitlerden bir öğle vakti, yemek için bir öndeki vagona geçtim, oturdum. Garson geldi, şaşkın biraz. Buyrun dedi. Yemek yiyeceğim dedim. Gitti, mönü getirdi ama ortam bir garip. Aşçı çıktı mutfaktan, bir kondüktör geldi baktı gitti falan.…

  • Kitap

    Annelik Sevgisi / Elisabeth Badinter

    Galiba 2000 yılından beri dönüp dönüp okuyorum bu kitabı. Gerçek anlamda okumam ise hamileliğime denk gelir. (Çünkü durum ciddiydi, anne oluyordum.) Badinter der ki: Annelik sevgisi diye bir şey yok! Bu kadar net ve sert bir söylemle karşılaşacağınızı bilin ki eğer bu tavsiye postu üzerine kitabı okuyup sonra pişman olacaksanız kulaklarım çınlamasın. Annelik sevgisi çok yaygın olarak içgüdüsel olarak tanımlanır. Her şekilde bir kadının doğurduğu çocuğu öyle ya da böyle seveceği, onun için fedakarlıkta bulunmaktan kaçınmayacağı fikri o kadar yaygındır ki bir çocuğa herkesin zarar vermesi (zarar derken ihmal ve istismarı da katalım) normal karşılanabilirken annenin zarar vermesi karşısında hayretlere düşeriz. Anneliği tüm kuşatılmışlıklardan arınmış “saf” bir duygu olarak görmek…

  • Kitap

    Kötülüğün Sıradanlığı

    Kötülük sıradandır. Aklımızın almayacağı kadar sıradan. Sıradan iki adam korkunç şeyler yapabilirler kılları kıpırdamadan. Vahşet derecesinde, aklımızın almayacağı derecede işler yapabilirler. Onlara bakıp “psikopat” deriz, “katil” deriz, aklımız alabilsin bu vahşeti diye kafa patlatırız En sonunda bu kötülüğün dinamiklerini çözmeyi sinirlerimiz kaldırmaz, bunu insanlıkla bağdaştıramayıp üstünkörü bir sonuca varır ve hayatımıza devam ederiz. Peki ya emir alınan kötülük… Onun çözümlemesi de bu kadar sinir bozucu mudur? Bir adam emir aldığı için milyonlarca kişiyi öldürür ve “ben görevliydim sadece, bana emir verildi” derse! Aslında kötülük dediğimiz şey işte bu kadar sıradansa! Hannah Arendt, Yahudilerin Nazi gettolarına ve toplama kamplarına naklinden sorumlu Adolf Eichmann’ın duruşmasında kötülüğün ne kadar sıradan bir olgu olduğuna…

  • Kitap

    Tirza

    Kaç gündür yazayım deyip zorlandığımdır kendileri. Google’a baktığımızda “21. Yüzyılın ilk klasiği” dendiğini göreceksiniz. Doğru olabilir, sıkı bir kitap. Kesinlikle çok okunsun diye yazılmış değil, kesinlikle kolay değil. Basitçe “yeni nesil bir ırkçılık” hikayesi bu. Yeni ama bir o kadar da tanıdık. Kitabın başlarında bir yerde kadın adama “melez mi, melez mi dedin, faşistsin sen” dediğinde şaşırırız. Zira Jörgen Hoofmeester iyi biridir, düzenli bir işi vardır, kızlarının babasıdır, burjuva varoluşçusu bir adamdır. Belki biraz sıkıcıdır ama zararsızdır. Kızlarının gece evden kalan erkek arkadaşlarına temiz havlu teklif eder (babaya bak babaya!), Ganalı hizmetçisiyle cinsel ilişkisi vardır, karısı uçarıdır ve evi terketmiştir, kızlarını tek başına büyütmüştür, onların geleceği için para biriktirir vs.…

  • Kitap

    Almodovar Teoremi

    Salı sallanır gönderisi. Dün yazacaktım ama Notre Dame yandı. 😫 Hani Notre Dame’ın Kamburu vardır ya, Hugo’nun eseri… Hani orada yüzü siğilli kambur bir zangoç vardır. İnsanların alayları yüzünden içine kapanmıştır, bir süre sonra çan sesinden sağır olur ve alayları bile duymaz. Kilisenin gölgelerinde gezinir, çan kulesinden Paris’i ve insanların acımasızlığını seyreder, sonra bir gün dünyalar güzeli Esmeralda’ya aşık olur. Aşk, güzele beslenen duygular mıdır acaba? Güzel nedir, estetiğin sınırları nerede başlar? Antoni Casas Ros otobiyografik romanı Almodovar Teoremi’nde güzelliğin çizgileriyle oynuyor, adeta matematiksel bir zeka ile yapıyor bunu da. Bu kitabı raftan çektiğimde ilk baktığım şey fiyatı oldu. Parkta vakit geçirecektim, yanımda kitap yoktu ve yazarı duymamıştım bile. Ucuz…

  • Kitap

    Blöf Kitap

    Bugün size yine piyasada zor bulacağınız bir kitabı tanıtacağım. (Edit: Yeni baskısı Koç Üniversitesi Yayınlarından çıktı.) Bu kitap yıllarca evde o raf senin bu raf benim gezdi durdu. Geçenlerde ‘bir gecelik okuyayım’ bitsin halet-i ruhiyesiyle kitaplığı karıştırırken raftan göz kırpıverdi. Açıp okumaya başladım. İlk iki sayfada kıkır kıkır gülüyordum. Üçüncüde artık makarayı koyverdim gitti. Adı gibi blöf dolu bir kitap. Absürt, sarkastik. Okuru da kendini de alaya alıyor. Her bölümde “bu sefer tongaya düşmeyeceğim” diyorsun ama düşürüyor. Konu anlatamayacağım çünkü daldan dala çok zekice bir muhabbet dönüyor kitapta. Piri Reis’in yediği tüylü balıklardan Umberto Eco’nun berber macerasına, oradan da Nasreddin Hoca’nın maya çaldığı gölün Kuğu Gölü olduğuna nasıl geçildiğine şaşıyor…

  • Blog

    Geliş-Arrival

    Geliş (Arrival, 2016) Yön: Denis Villeneuve, Oyn: Amy Adams, Jeremy Runner, Forest Whitaker Çok sakin, aksiyonsuz bir bilim-kurgu filmi bekliyor bizi. O kadar aksiyon yok ki, filmde basında çıkanların etkisinde kalarak çatışma başlatan bir kaç askerin olduğu sahnede bile çatışmayı göremiyoruz. Arrival Hugo, Nebula, Locus ödüllü bilim kurgu yazarı Ted Chiang’ın 1998’de yayımlanan Story of Your Life adlı öyküsünden uyarlama. Filmde Louise rolündeki Amy Adams’ın performansı müthiş. Bol diyaloglu, aslında nredeyse tamamen diyaloglara dayanan bir film bu. Eğer zihin yoran filmlerden hoşlanmıyorsanız Arival sıkıcı bile gelebilir. Yani bir elde telefon sosyal medya gezinirken izlenecek türde bir film değil. Arrival’de dünyaya erişmiş uzaylılarla iletişim kurma çabası anlatılıyor ama bir yandan da…